Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

İSTANBUL’DA ESKİ ESER KORUMA ÇALIŞMALARININ TARİHÇESİ

Ülkemiz 1950’li yıllardan itibaren hızlı bir kentleşme aşamasına girmiştir, kentlerimize kırsal kesimden büyük bir akın vardır. Hatta kentselimiz yoğun işgal altındadır. Hem de her yıl binlerce takviye alan işgal altında... Yeterli plan çalışmaları yapılmadığı ve bu kentleşme olgusu sorumlular tarafından ciddiye alınmadığından şehre yeni gelenler kendi bildiğine, şehirlerin varoşlarına ya da köhneleşmekte veya fonksiyon değiştirmekte olan kent merkezlerindeki eski dokulara yerleşmektedirler.

Ülkemizde kentleşme ve kentli olma olayı kanaatimce dünyadaki diğer örneklerden farklı bir görünüm arzetmektedir. Örneğin gecekondu kavramı Latin Amerika’da karton, sac gibi derme çatma malzemeyle yapılan geçici konutları ifade ederken, ülkemizde 1950-1960 yılları arasında yapılan gecekondular bugün beş, altı katlı betonarme, elektrik ve suyu olan hatta çoğunlukla belediye ulaşım hizmetlerinin merkez bölgelere göre daha iyi çözüldüğü plansız yerleşim alanları halindedir. Kentlerimizin sahibi olması gereken belediyeler bu fikirden çok uzak, politik ve kısa vadeli çözümler arayan kuruluşlar görünümündedir. Batı’da örneklerini gördüğümüz -CITA- kavramından kaynaklanan sorumluluklara sahip belediyelerimiz yoktur. Belediyeler kentlerin çağdaşlaşmasını ve modern bir görünüme kavuşmasını, eski doku ve korunması gerekli yapıların yok olmasına bağlamak gibi, tamamen hatalı bir görünüş ve fikir içerisindedirler.

Hükümetler ve belediyeler çok uzun bir süreden beri, mevcut kent dokusu içinde yoğunlaşma ve yeni yapılaşmada ısrar etmektedirler. Böylelikle en basitinden eski kent merkezleri içinden çıkılmaz bir trafik kargaşasına sahne olmaktadır. Niçin yoğun ticaret ve iskân şehrin varoşlarına çekilmemektedir, hatta böyle bir şey dahi düşünülmemektedir. Örneğin Ataköy yerleşmesi bu örneğe bir çözümdür ve son senelerde İstanbul’da bu tür başka bir uygulama da yoktur. Bizim kentlerimiz Batı’da örneklerini gördüğümüz pek çok kente göre daha eski tarihlidir. İstanbul’un 3000 yıllık bir iskân tarihi vardır. İllâ bu şehri XX. yüzyılda kurulmuş bir Batı kenti haline getirmeye mecbur muyuz?

II. Dünya Savaşı’ndan sonra giderek hızlanan ve başta anıtı tek yapı olarak düşünen koruma anlayışı, 1950’lerden itibaren anıtı tek yapı olarak değil, yakın çevresi, yapı grupları, yerleşmeler ve bölgeler -siteler- halinde ele almaktadır. Örneğin 1965 Mayısında Barselona'da Avrupa Konseyi uzmanlar toplantısındaki Piero Gazzola'nın, "Bütün Avrupa yüzeyi tarihî bir kent merkezi niteliğindedir" sözünü ülkemizin tamamı için düşünmek mümkündür. 1960’larda Hollanda’da yayımlanan Forum dergisinde New Meksiko’daki Pueblo Kızılderilileri’nin, Batı Afrika’daki Dogon yerlilerinin, Kutup ve Sahra’daki toplumların yerleşme biçimleri üzerine araştırmalar yayımlandı. Bugün gerek tek yapı, gerekse çevre ölçüsünde koruma açısından pek çok örneğe sahip olan Batı toplumu, unuttuğu insan faktörüne sahip çıkmakta ona benlik ve kişilik kazandıracak olan insan ölçüsüne dönmeyi zorunlu görmektedir.

Bugün, yirmi-yirmi beş yıl öncesine göre ülkemizde koruma kavramı oldukça gelişmiştir. Artık 1950-1960 yılları arasında İstanbul’da örneğini gördüğümüz imar amacıyla anıtsal yapı ve kent dokusu tahribine rastlamak -Bazı belediyelerin bu konuda hâlâ ısrarlı olmalarına rağmen- pek mümkün değildir [Özellikle artık hiç kimse dinsel ağırlıklı bir yapı için korunması gerekli değildir diye düşünmemektedir].

Büyük kentlerimizde özellikle İstanbul’da tek yapı korunması konusundaki düşünceler açıklığa kavuşmuştur. Bugün Boğaziçi, Adalar gibi bölgelerde korunması gerekli yapılar korunmakta, yenileştirilmekte ve bakılmaktadır. Hatta bu bölgelerden ilgili kurumlara tespit dışı yapılar dahi, korunması gerekli yapı kapsamına alınma isteğiyle gelmektedir [Çünkü bu bölgelerde yeni yapı yapmak yasaktır veya yeni yapı yoğunluğu, korunması gerekli yapı yoğunluğunun altında kalmaktadır]. Bu bölgeler dışında ise genelde yeşil sahadır. İmar istikameti dışında kalma, mevcut imar yoğunluğundan daha yoğun olma gibi özelliklere sahip olan yapılar korunabilmektedir. Ayrıca sahibi memnunsa, yapısını seviyorsa ve bir yapıcı spekülatif değerler sunmuyorsa yapı korunmaktadır. Tek yapı korunmasını tehdit eden en büyük tehlike imar yoğunluğudur. Örneğin Erenköy, Suadiye bölgesindeki 1.8 emsal yoğunluğu hiçbir yasal tedbirle yapı korunmasını sağlayamaz. Yine gelecekte ortadan kaldırılma ihtimali mevcutsa yapı korunamamaktadır [imar altı gibi]. Ayrıca belirtmek isteriz ki yasal olarak tespit ve tescil yapı korunması konusunda çözüm değildir. Ekonomik baskı her türlü yasal cezayı göz ardı etmektedir. Bu sebeple kanaatimce bugün İstanbul’da şehir dokusu olarak korunmaya alınmış bulunan Sultanahmet Soğukçeşme sokağı, Süleymaniye ve Zeyrek içinde en şanslı olanı Soğukçeşme sokağıdır. Çünkü zaten burada yapı yapmak yasaktır. Ancak mevcut doku korunarak kullanılabilir. Bu yüzden burada dejenerasyon görmüyoruz. Ama Süleymaniye ve Zeyrek iskâna açıktır. Bu sebeple giderek yok olmakta ve korunamamaktadır. Yasal olarak korunmaya alınmıştır. Ama Kültür ve Turizm Bakanlığı Kayserili Ahmed Paşa Konağı dışında bir restorasyon örneğine rastlamak mümkün değildir. Bir eğitim kurumu olan İstanbul Üniversitesi bile mülkiyetinde bulunan korunması gerekli yapıları yok olmaya terketmiştir.

İmarla ilgili düzenlemeler dışında korunması gerekli yapı kavramının başarısı uygulamaya bağlıdır. Bunun öncülüğünü de devlet, belediyeler ve kamu teşekkülleri yapmalıdır. Örneğin korumaya dönük faaliyetlerin başında bulunan bir kuruluş kendi memur lojmanı ihtiyacı için Ataköy’de kat almaktadır da hemen yakınında bulunan pek çok korunması gerekli yapılardan birini veya birkaçını bu ihtiyaca uygun olarak düzenlemeye çalışmamaktadır. Konuya böyle bir bakış açısı içinde yaklaşırsak, Suriçi İstanbulu’nun en çirkin ve büyük ebatlı yapılarının şehri korumada öncülük etmesi gereken kamu yapıları olduğunu görürüz. Örneğin Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ve Sosyal Sigortalar Kurumu binası, Belediye Sarayı, İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi şehrin Marmara silüetini bozan en önemli yapılardır. Yine şehre Marmara’dan yaklaşırken görülen arka fondaki Beyoğlu yarımadasından yükselen silüet dışı yapılar kamu veya kamu ağırlıklı yapılardır. Tepebaşı Etap Oteli, Sanayi Odası, Marmara Etap Oteli, Sheraton Oteli gibi İstanbul’da yüksek blok yapılmamalı mıdır? Yapılmalıdır ama her yere ve herkesin aklına estiği yere değil...

Müzelerde bir soygun olduğu zaman veya bir düzeni veya bir antik buluntu ortaya çıktığı zaman, basın, TV, devlet yetkilileri olarak olumlu veya olumsuz beyanatlar veriyoruz. Halk oyunlarımız, folklorumuzu, gelenek ve göreneklerimizi yaşatmak ve geleceğe yansıtmak için maddî ve mânevî büyük çabalar gösteriyoruz. Ama ya mimari mirasımız, bu topraklarda yaşadığımızın en köklü delilleri, yapılarımız, sokaklarımız, çevremiz, tarihin bir hikâye veya efsane olmadığını insanların yaratıcı ve yönetici güçlerinin ortaya çıkardığı olaylar ve eserler dizisi olduğunu bu varlıklardan başka kim ve ne kadar açıklıkla dile getirebilir?

İşte bu sebeple konunun öncülük görevini üstlenmek, bürokrasi dışı kalmak, koordinasyonu sağlamak ve sergi yaratmak amacıyla bu vakıf kuruldu. TAÇ Vakfı, devletin ekonomik yardımını istemektedir. Parasal ve bürokratik deneyimine sahiptirler. Tek tek yaptıkları uğraşıyı inanç birliği içinde bir çatı altında birleştirmişlerdir. Eksikleri ekonomik güçtür, eğer ekonomik güçleri olsa bunu pekâlâ kendi başlarına yapabilirlerdi.