Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

KONUT YAPIMINDA TÜRK MİMARİSİ

Sözlerime bir atasözüyle başlamak istiyorum. Zannederim bu atasözünü konut yapımında Türk mimarisi kavramının boyutlarını, bu konunun genişliğini ve derinliğini gösterecektir. "Âfiyet olsun demekle deniz içilmez."

Konutlarımız daha iyi, daha güzel ve millî mimarimizin kaynaklarından hareketle oluşsun demekle bu iş olmaz. Yoğun bir kültürel birikim ve çaba gerekir. Olay çok büyüktür ve giderek kültür, karşılıklı saygı ve sevgi açısından fakirleşmemize yol açmaktadır.

Medeniyetin gelişmesini sağlayan en uygun ortam şehirlerde doğmuştur. Geçmiş bize sanat ve bilimin şehirlerde geliştiğini gösterir. Medeniyetin esası olan yazı şehirli insanın buluşudur. Bu ve benzeri olaylar bize şehirleşmenin, şehirli olmanın önemini göstermektedir.

Ancak günümüzde mevcut şehirlerimize bakınca yukarıda sözünü ettiğimiz sonuçlara varmak güçleşmektedir. Çünkü içinde yaşadığımız tekdüze, şahsiyetsiz, kendi bildiğine teşekkül etmiş şehirlerimiz bu tür faaliyetlerin doğduğu mekânlar olmaktan yazık ki çıkmıştır.

Nasıl bir yol ve çalışma, bize sağlıklı, iyi düzenlenmiş ve günümüz şartlarına uygun mekânlar sağlayabilir? Bugün yapılan mekânlar en az 25-30 yıl kullanılacaktır. Yani, yalnızca günümüz ihtiyaçlarını karşılamaları konuya çözüm getirmemektedir. Bu mekânlar gelecek 25-30 yılın gerektirdiği fonksiyonları da, konforu da minimum ölçüde olsa da karşılamalıdır. Eğer günümüzde yapılan yapılar yakın bir gelecekteki ihtiyacımızı ve konforumuzu sağlayamazsa kısa bir sürede terk edilecek ve yerlerine yenileri yapılmak üzere yıkılacaklardır. Bu takdirde karşımıza her 25-30 yılda bir tekrarlanan, ülke sathında pek çok mekânı yeniden yapma gibi olumsuz bir faaliyet dizisi çıkacaktır. Bu yapıp yıkma faaliyetlerine ülkemizin ekonomik gücünün hiçbir zaman yetmeyeceği kanaatindeyim.

Burada kullandığım mekân kelimesiyle bütün mimarlık faaliyetlerinden söz etmek istiyorum. Ancak unutulmamalıdır ki "konut" yani içinde doğduğumuz, büyüdüğümüz, yaşadığımız ve çoğunlukla da içinde öldüğümüz evlerimiz ana mekânlardır. Çünkü gelecekte mekân yaratma faaliyetinde bulunacak olanlar ilk mekân terbiyelerini içinde yetiştikleri bu evlerde ve çevresinde edinmektedirler.
Gerek bu temel sebep, gerekse ülkemizin her 25-30 yılda bir tekrarlanan faaliyetlere ayıracağı ekonomik kaynaklarının olmaması, bize özellikle konut yapımında daha dikkatli olmamız gerektiğini göstermektedir.

Günümüz insanı yüksek kiralar, ekonomik sıkıntılar ve en önemlisi sahip olma içgüdüsü sonucu bir an evvel bir ev sahibi olmayı istemektedir. Ama nasıl bir ev? Nasıl olursa olsun, yeter ki bir ev, başını sokacak bir mekân olsun diye düşünmektedir. Ancak bir taraftan da ekonomik koşulları el verdiği taktirde gelecekte sahibi olduğu evi yeniden düzenlemeyi de istemektedir. Mutfaklar, banyolar değiştirilmekte, balkonlar kapatılmakta, bahçeli nizamda ilâveler veya kat yükseklikleri yapılmakta, ilk konut plansız ve düzensiz bir şekilde değiştirilmekte veya büyütülmektedir. Bu işlemler başta yapılamaz mı? Hiç olmazsa bu israfa ve dejenerasyona bir çözüm bulunamaz mı? Mutlaka bulunur ve bulunmalıdır. Toplumlar eski alışkanlıklarından kolay vazgeçmezler, bunun için önderler gerekir, itici güç lâzımdır.

Bugünkü Ankara’dan Anıtkabir, Büyük Millet Meclisi ve isimlerini tek tek sayabileceğimiz birkaç yapı dışında günümüz mimarisi olarak gelecek yüzyıllara hangi yapıları bırakacağız? Kültürel açıdan oldukça fakiriz, içinde bulunduğumuz günlerde herkes ülkemizin içinde bulunduğu kültürel sıkıntılardan söz etmektedir. Pek tabidir ki, şehirlerimiz, yaşadığımız çevre, evlerimiz, velhâsıl bütün mekânlarımız da bu kültürel başı bozukluktan nasibini almaktadır. Kanaatimce yaşanan mekânlar toplumun aynasıdır. İçinde yaşadığımız mekânlar eğer toplumumuzun görüntüsü ise, çok yazık biz milletçe bu tür bir görüntüye lâyık değiliz.

Peki ne yapabiliriz? Ülkemizin büyük ekonomik darboğazlardan geçtiği bu yıllarda, büyük çabalarla konut açığını kapatmak amacıyla yarattığı ve kullandığı fonlar, daha iyi, daha olumlu mekânlar yaratmak için kullanılamaz mı?

Biz, yalnızca bir yüzyılda Anadolu’nun çehresini Türk-İslâm mimarlık faaliyetlerini değiştiren bir medeniyetin mirasçısıyız da, mimari kültürümüzün birikimleri ve yoğun bir çalışma ile kendimize has ve çağdaş bir mimari yaratmaktan âciz miyiz? Bu faaliyetler için ayrılan ekonomik potansiyel kanaatimce yeterlidir. Ancak, bu ekonomik potansiyelin etkili kullanımı yetersiz kalmaktadır. Ayrıca her şey kanunî düzenlemelerle yapılabilir sanılmaktadır.

Tarihi incelersek görürüz ki, sanat faaliyeti emirler yahut kanunlarla yönlendirilmeye çalışıldığı takdirde, her zaman olumsuz sonuçlar elde edilmiştir. Bu sebeple güzel sanatların en önemli dallarından biri olan mimarinin de şöyle veya böyle yapılsın denerek yönlendirilmesi yanlış olur.

Bugün içinde yaşadığımız şehirlerin ve mekânların büyük bir çoğunluğunun mimarlık faaliyetleri sonucu oluştuğunu söylemek zordur. Planlama ve projelendirme safhalarında göze hoş gelen bir mimarlık faaliyeti, tatbikata döndüğünde kötü ve çirkin olabilir. Çünkü mimarlık, köklü bir eğitim ve büyük bir hayal gücü gerektirmektedir. Böyle zor bir iş kısa sürede yapılamaz. Ekonomik gücü olanlar eğer mimarlara imkân verirlerse el birliği ile en kısa zamanda en iyi çözümün bulunacağı kanaatindeyim.

Günümüzde gerek konut yapımında, gerekse bütün mekân yaratma faaliyetlerinde bir mimari şuuru yaratılabilir mi?

Geçmiş yüzyıllara ait ev toplulukları ve teşkil ettikleri mahalleler, üzerinde önemle durulması gereken konulardır. Bunların etüdü ve karakteristiklerinin tespit edilmesi bir çıkış yoludur. Yani mekân yaratma faaliyetlerinde buralardan edinilecek bilginin büyük hizmetleri olacağı ümidindeyim. Fakat, bu mimari kültürden faydalanmak ve bunları muhafaza etmek yalnızca mimarların değil, mekân yaratma faaliyetine katılan bütün ilgililerin ve toplumun görevidir. Bu görev hatırlanıncaya kadar geçmiş kültürümüzün bu sağlıklı, iyi düzenlenmiş, insana saygılı mekânlarından hiçbir iz kalmayacağı endişesini taşıyorum.

Ülkemizde Cumhuriyet dönemiyle birlikte 1923-1930 ve 1940-1950 yılları arasında iki defa millî mimari akımı güçlenmiş, ancak bu çalışmalar sonuçları tam olarak görülmeden kesintiye uğramıştır. Bazı meslektaşlarım her şeyin evrensel boyutlarda olduğu bu çağda millî mimari yaratmaya çalışmanın bir geriye dönüş, bir çıkmaz sokak olduğunu söylemektedirler. Ancak, uzun ve köklü geçmişinden ders almadan insanın bir şey yaratması mümkün müdür?

Bir yazar, mekân yaratan insanın yani mimarın hangi özelliklere sahip olması gerektiğini şöylece sıralamaktadır: "Mimar, edebiyat bilmelidir; çizimde usta olmalıdır; geometride bilgili, görüntü ve optikten haberdar, matematikçi, tarihi iyi okumuş, felsefeyi akıllıca izlemiş, incelemiş, müzikten anlayan, tıp ve fiziğe âşina, hukuk bilen, astronomi ve uzayla ilgili konularda söz sahibi olmalıdır…"

Acaba, şimdi sizlere mimarın bu niteliklere sahip olması gerektiğini söyleyen yazarın günümüzden iki binyıl önce yaşamış bir Romalı Marcus Vitrivius Pollio olduğunu söylersem, konunun önemini biraz daha gözler önüne sermiş olur muyum? Burada mimar derken, mekân yaratma faaliyetine katılan her türlü meslek grubundan herkesi söylemek istediğimi ayrıca bir kere daha belirtmek isterim.

Hemen burada sizlere şehirlerimiz, içinde yaşadığımız mekânlar, evlerimiz şöyle veya böyle olsun diyerek kesin reçete vermek kanaatimce mümkün değildir. Ancak görünüşe göre yanlış bir şeyler yapıldığı anlaşılmaktadır. Eğer yaptıran ile yapan el ele verir, beraberce duyarlı bir şekilde çalışırlarsa çok daha sağlıklı ve iyi düzenlenmiş mekânlar yaratmak mümkün olacaktır.

Bence, pek çok insan ve kooperatif ne yapacağını, nasıl yapacağını bilmediğinden, çevreyi, iyi ve sağlıklı düzenlenmiş mekânı, onun sağladığı iç huzurunu ve rahatlığı tanımadığından bu tür çalışmalara önem vermemektedir.

Üstelik mimarlık mesleği toplumumuzda hemen hemen hiç anlaşılmamış bir konudur. Mimarlık nedir, mimar kimdir? Kanunî olsun diye bir şeyler çizen, işleri formaliteye uyduran kişi, bir bürokrat veya bir iş takipçisi... Ama konuya bir de öbür tarafından bakalım. Evet, mekân yaratma faaliyetine katılan kişiler, başta mimar olmak üzere kararlar alırlar ve bir şeyler çizerler. Aldıkları kararlar ve de o çizdikleri bir şeyler, üç aşağı beş yukarı uygulanır. Sonuç, mekân yaratıcıları kendi kültür seviyelerine uygun olarak en az 25-30 yıl, çoğunlukla da yaptıkları ortadan kalkıncaya kadar, bizleri kendi düşündükleri gibi yaşamaya mahkûm etmektedirler. Üstelik bizim paramız ve bizim çabamızla... Kişisel olarak bizleri mahkûm etmeleri bir yana, binlerce kişiyi de kötü, çirkin, sağlıksız yapıları seyretmeye veya dolaylı olarak kullanmaya mecbur kılmaktadır.

Bu arada, önemli bulduğum iki nokta üzerinde özellikle durmak istiyorum. Birincisi, yoğun olarak mekân yaratma faaliyetinde bulunanlar, karar alanlar ve plan yapanlar bu tür toplantılara çoğunlukla katılmamaktadırlar. Tartışmalar ve konuşmalar -özellikle toplumumuzda okuma alışkanlığı da olmadığından, yazılanlar- teorik düzeyde kalmakta, tatbikata intikal etmemektedir.

İkinci nokta ise, teorik okul eğitimini tamamlayan pek çok kişi, artık her şeyi bildiğini sanmakta ve meslek içi eğitime önem vermemektedir. Tatbikatta bulunanlar usta-çırak ilişkileri içinde tecrübe ve bilgilerini yeni kuşaklara aktaramamaktadırlar. Çünkü, hepimiz sabırsız olduk. Kimse kimseyi dinlememektedir. Hepimiz kendi bildiğimizin en doğru olduğu inancındayız.

Sağlıksız ve disiplinsiz yapılaşmanın peşi sıra sağlıksız ve disiplinsiz topluluklar ortaya çıkar. Yapı kargaşası, toplumda kargaşa doğurur.

Eğitim, insanın iyi ve faydalı alışkanlıklar kazanması için yapılır. Özellikle genç yaşta kazanılan iyi ve faydalı alışkanlıklar köklüdür, kolay unutulmaz. Eğitim, yalnızca okullarda mı olur? İçinde yaşadığımız şehirlerin, sokakların, evlerin eğitimimizde hiç mi olumlu katkısı yoktur?

Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki göze hoş görülen, iyi düzenlenmiş, sağlıklı, ülke kültürünü yansıtan mekânların sağladığı görgü ve eğitim, öğretmen-öğrenci eğitiminden çok daha etkili ve kalıcıdır.

Pek yakın bir gelecekte, bütün toplumumuzun daha sağlıklı, daha güzel ve daha düzenli mekânlara kavuşması dileğiyle teşekkür ederim.