Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

KORUMA OLGUSUNDA ONAMA ve DENETLEME MEKANİZMALARI:
KORUMA KURULLARI - KURUL - YEREL YÖNETİM İLİŞKİLERİ

Toplum olarak çeşitli zaman ve mekânlarda hemen hemen her konuda dedikodu şeklinde konuşuruz da, iş, konuştuklarımız ve söylediklerimiz bilimsel düzeyde tartışılmaya veya bugün olduğu gibi devletin kural koruyucu veya fikir üretici düzenlemelerinde yol gösterici olmaya dönüşünce, gerçekleri dile getirmekten kaçınırız. Ben hem bir koruma kurulu, hem bir belediye meclisi üyesi [üstelik imar komisyonu üyesi] hem de uygulama yapan bir mimarım. Yani olaylara her üç yönden de bakma şansına sahibim. Bu sebeple bugün zaman elverdiği sürece mimarimizin içinde bulunduğu durumu, koruma kurulu ve belediyeler konusunda eleştirdiğim hemen her şeyi, radikal bir şekilde gündeme getirmeye, tartışmaya açmaya ve kendimce çözüm yolları önermeye kararlıyım.

İnsanlığın varoluşundan beri bütün dinler ve ahlâk kuralları, insanlara "öldürmeyin, çalmayın, başkasının hakkını yemeyin" gibi emirler verir, öğütlerde bulunur ve bunları yapanlar hakkında karşı hükümler oluşturur. Ama yine de insanlığın varoluşundan beri insanlar birbirini öldürmekte, başkalarının malını çalmakta, hakkını yemektedirler. O halde, yalnızca buyruklar, öğütler, yasaklamalar, karşı hüküm oluşturmalar ve günümüzde olduğu gibi kanunî düzenlemeler ve bürokratik mekanizmalarla gerek bizim konumuza, gerekse pek çok konuya çözüm bulmanın mümkün olmadığı düşünülmelidir.

Ancak bu demek değildir ki kanunî düzenlemeler, bürokratik kurumlar olmasın. Aksine toplu yaşamanın temel kuralı olarak bu kurumlar olacaktır, vazgeçilmeleri de mümkün değildir. Yalnız, bu düzenlemeler ve kurumlar ilk başvurulacak merci değil, en son devreye sokulması gereken kuruluşlar olmalıdır. Esas olan insandır, amaç insanın hata yapmasını beklemek, onu denetlemek değil yol gösterici olmaktır.

Modern çağ tıbbında "koruyucu hekimlik" adı altında bir dal vardır. Yani modern hekimlik insanı hasta olduktan sonra tedavi etmeye değil, insanı hasta olmaktan korumaya çalışmaktadır. Niçin, biz bu yöntemi denemeye çalışmıyoruz?

Ülkemizde, hep onama ve denetlemeden bahsedilmektedir, yani devletin buyruklarından... Niçin, olay bir yol göstericilik, örnek yapı yapmayı teşvik etme, bilimsel görüş verme olarak görülmemektedir? Acaba, karar verenlerin bilgi düzeyi mi yetersizdir, yoksa söylediğimiz gibi yapılır da ortaya çok kötü bir şeyler çıkarsa ne yaparız endişesi mi vardır? Niçin koruma kurulları ile belediyeler koruma anlayışı açısından karşı karşıya gelmektedirler? Niçin, eski bir belediye başkanı bana, "Yıkmanın değil korumanın kahramanlık olduğunu öğrendim" demektedir? Niçin, koruma kurulları, belediyeleri "kültür ve tabiat varlıklarını" yok edici kurumlar, belediyeler ve kurulları çağı geçmiş yapı ve şehirleri olduğu gibi tutmaya çalışan, muhafazakâr, laf ola ve yalnızca kanunlar emrettiği için kerhen sözü dinlenmesi gereken kurumlar olarak görmektedirler?

Şehirlerimizin, yerleşim birimlerimizin esas sahibi olan belediyeler niçin kendi kültür miraslarına karşı bu kadar vurdum duymaz ve tahripkârdırlar?

2 Temmuz 1951 gün ve 5805 sayılı kanun ile kurulan G.E.E ve A.Y. Kurulu başlangıçta bilimsel görüş vermek, yol göstericilik yapmak, hakem olmak üzere kurulmuş bir kurumdur [Bkz. 5805 sayılı kanunun 1. madde]. Bu kurul zaman zaman devletin korunması gerekli kültür varlıklarını yok edici tutumuna karşı çıkmış, önemli tartışmalara yol açmış, bir kanunla kurulduğu gibi, kaldırılması mümkünken ortadan kaldırılmamış, ikna edilmeye, bir çözümde uzlaşmaya çalışılmış, hatta bu sebeple devrin cumhurbaşkanı Celâl Bayar tarafından Küçüksu Kasrı’nda yemeğe davet edilmiştir. Nereden, nereye? Bir de şimdi içinde bulunduğumuz duruma bakınız.

Zamanla gerek G.E.E ve A.Y. Kurulu’nun çözümsüz çabaları, gerekse anlaşılmaz kanunî düzenlemeler sonucu konunun ana fikri yok olmuş ve ortaya yalnızca proje tasdik eden ve uzun bir aradan sonra, tasdik ettikleri bu projelerin aslına uygun olarak uygulanıp, uygulanmadıklarını laf olsun diye kontrol eden onama ve sözde denetleme mekanizmaları ortaya çıkmıştır. Hatta, yapılan iş o kadar anlamsız hale gelmiştir ki, Kültür ve Tabiat varlıklarını Koruma Kurulu’nun 15 Mayıs 1989 gün ve 80 sayılı kararı ile denetlemeden de vazgeçilmiştir.

Böylece esas amaç ortadan kalkmış ve belediyelerin üstünde yapı faaliyetlerini denetlemeye çalışan acayip bir üst kuruluş ortaya çıkmıştır. Bu oluşum, bize belediyelerin de büyük ölçüde suçlu olduklarını göstermektedir. Nemelâzımcılıkları, kültür varlıklarını tahrip hızları ve hemen her şeyi devletin çıkardığı veya çıkaracağı kanun ve yönetmeliklerle çözme istekleri, kendi yetkilerinin zaman içinde başka kurumlara geçmesine yol açmıştır. Ah! Bu emretme ve emir alma duygularımız! Bu yetki devrini önceleri başım derde girmesin diyerek memnunlukla karşılayan belediyelerin, şimdi şikâyet etmeye hiçbir hakları yoktur sanırım; hangi belediye, bu konuda bir büro kurmuş, envanter çalışması yapmış, topluca karar alma isteğinde bulunmuştur?

Bugünkü durum, kurulların veya bu konuda eskiden var olan bir kurulun ortaya çıkış fikrine çok terstir. Ana fikir ortadan yok olmuş, bildiklerini ve öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmaya çalışan, yönlendirici ve kamuoyu oluşturucu kurullar yerine bu konuşmamda sıkça sözünü ettiğim emredici bürokratik kurumlar ortaya çıkmıştır.

Başlangıçtaki kuruluş amacından farklı olarak kurullar bugün belediyeleri kontrol eden, onların korunması gerekli yapılar veya sit alanlarındaki faaliyetlerini denetleyen, buyrultular veren mekanizmalar haline dönüşmüştür. Peki tabiidir ki bu durum belediyelere ters gelmektedir. Seçimle gelmiş bir yöneticinin, kendini seçen topluluklara karşı verilmiş sözleri, görevleri vardır. Ama ne yazık ki verilen bu sözler her defasında korunması gerekli kültür varlıkları aleyhine olmaktadır. Belediye görevlerinin hemen hemen en büyük kısmı yapı ile ilgili faaliyetleri kapsamakta ve bu faaliyetlerin bir başka kurumu denetlenmesi ve buyrultularla çözülmeye çalışılması, seçimle gelmiş ve çeşitli vaadlerde bulunmuş yerel yöneticilere aykırı gelmektedir.

Bizce bu konuda yalnızca belediyelerin değil, bu kurullarda önceden görev yapmış kişilerin de büyük günahı vardır. Yetki verip denetlemek yerine, içine kapanıp hemen her konuda ben karar vereceğim, ben emir vereceğim diyerek olayları ve konuları basite indirgemeye çalışan üyeleri de göz ardı edemeyiz. Kurullar neye karar verir? Kurullar temelde bu fikrin -koruma bilinci- yaygınlaşmasına / oluşmasına yardımcı olmalıdır. Kurullar çözüm getirici, problem çözücü olmalıdır. Kurullar, evet veya hayır müesseseleri değildir. Ancak ilgili genel müdürlük bile olayı kabul ve red olarak görmektedir ki, 28 Şubat 1989 gün ve 01756 sayılı yazı ile kurul kararlarında müspet ve menfi özetini istemektedir.
Ülkemizde yapı yapma olayında o kadar büyük bir bürokrasi vardır ki uygulama yapmaya niyet eden kişiler daha proje aşamasında yılmakta ve yorulmaktadır. Ayrıca korunması gerekli yapı yenilenmesinde ve restorasyonunda o kadar değişik görüş ve uygulama vardır ki, inanılamaz.

Ülkemizde giderek sayıları çoğalan kurulların hemen hemen her birinin kendine has kabulleri vardır. Meselâ İstanbul Bölge Kurulu’nun bazı uygulamalarına gündeme getirdiğimizde görürüz ki, korunması gerekli kültür varlıklarına ek veya eklenti suretiyle yapılacak yapıların, korunması gerekli yapı ile aynı mimari üslûpta olması istenmektedir. Bu istek ve yönlendirme sonucu, inanılmaz bir şekilde Bursa’da altı / yedi katlı ahşap yapılar teşekkül etmiş, beğeni ve kabul görmüştür. Ulusal ve uluslararası pek çok karara rağmen [Bkz. Venedik Tüzüğü, 11-12, 13. madde] bu kurul bu yönde emredici yetkisini kullanarak acayip bir mimari oluşturmada sakınca görmemiş ve üstelikte hemen hemen hiç kimse ne oluyor, neler yapılıyor diyerek sesini çıkartmamıştır.

Bu uygulamalar sonucu uygulayıcı veya projecilerde bir karmaşa yaşanmış, sonuçta şu kurula şöyle proje, bu kurula böyle proje hazırlanmıştır. Soruyorum sizlere, ey koruma olayına katkıda bulunanlar, bu konuda eğitim verenler, böyle şey olur mu, kurullara veya tasdik mercilerine göre proje [pek tabii ki projeye bağlı olarak uygulama] yapılır mı?

Bugün, bu çarpıklıklar sonucu, mimariye mimarlar veya uygulayıcılar yön vermiyor, karar verenler, tasdik edenler, şöyle yap, böyle yap diyenler olayı yönlendiriyor. Sonuçta bakıyoruz ortaya şahsiyetsiz yapılar ve şahsiyetsiz şehirler çıkıyor. Çünkü yapılan yapıların sahibi yok, bunlar proje aşamasında bürokrasiye uygun olarak yapılmış, ancak tatbikatta yangından mal kaçırır gibi teşekkül etmiş yapılar. Çağın gereklerine uygun ve bir sanatsal çaba sonucu yapılmış yapılar değil. Zaten toplumca da böyle bir isteğimiz yok, kişilerde de, yöneticilerimizde de, karar verenler de çağın gereklerine cevap veren, iyi etüt edilmiş yapı yapma kaygısı çok azdır. Bir boş arsa veya bir korunması gerekli kültür varlığına, ikisine de aynı gözle bakılıyor, amaç yapı yapmak, bir an evvel yapı yapılsın da nasıl yapılırsa yapılsın, ama çabuk, en önemlisi de ucuz olsun. Yalnız korunması gerekli kültür varlıklarını mı bu baskı altında, inanılmaz büyüklükte bir mevzi imar planı talebi ile karşı karşıyayız. Yürürlükteki imar planları bu kadar yanlışsa, nasıl yürürlükte kalıyor, bu olaya niçin kimse sahip çıkmıyor?

O kadar büyük bir bürokrasi var ki, belediyeler kendi yapacakları yapılara avan proje ile uygulama yapılır notunu koyuyorlar. Kendi yürüttükleri bürokrasiye takılmamak için, herkesten önce kural koyucu, kendi koyduğu ve denetlediği kurallara uymamaya çalışıyor. Kültür Bakanlığı kendi mülkiyetindeki korunması gerekli kültür varlıklarına müdahale için kurul kararı gerekmediğini söylüyor ve yönetmelik hükmü ile yetinmeye çalışıyor. Kendin yap ama önce kendin uyma kuralı, bu ne biçim kural, o zaman bu kurallara kimler uyacak ve niçin uyacak? Öncelikle devlet uymuyor ki! Millî Saraylar, Millî Savunma Bakanlığı mülkiyetindeki yapılar 2863 ve 3386 sayılı yasalar uyarınca koruma kurullarının denetimi dışında kalabilmektedir [Bkz. madde 10].

Ekonominin temel kurallarından biri, kötü paranın iyi parayı kovacağını söyler. Bu kural bizim de geçerli ve nasıl olursa olsun bürokrasiye geçenler, işi bitiriciler tercih edilmekte, iyi yapı yapmaya çalışanlar rağbet görmez hale gelmektedir. Bizce bürokrasinin yapması gereken yalnızca kanun hazırlamak, yönetmelik yapmak, emredici hükümler oluşturmak değil, olaylara akılcı çözümlerle yaklaşmak, deneyimlerden faydalanarak zaman içinde revizyonlarla olayların önüne geçmek olmalıdır. Niçin, bizler yapıları denetlemeye çalışıyoruz? Biz, yapı yapanları denetlemeye çalışmalıyız. Son zamanlarda üzülerek gördüğüm bu durum, kurullarda mimarlardan çok iş takipçisi ve avukatların ortaya çıkmasıdır. Demek ki konu bir teknik ve mimari olaydan çok hukuksal bir çehreye dönüşmüştür.

Mimarlık üç boyutlu, hatta zamanı da içine katarsak dört boyutlu bir faaliyet, bunu tek boyutlu bir düşünceyle -biz böyle buyururuz- sınırlamak ve denetlemek, dolayısıyla çözümlemek mümkün olamıyor. Yapılar, mimarlık faaliyetleri, çevre, hep insan için vardır. İnsanların, insanca yaşamaları için... Gerek korunması gerekli kültür varlıkları gerekse yeni yapılan yalnızca kanunlara, yönetmeliklere uygun olsun diyerek yapılmazlar, insanların insanca, çağın getirdiği gereklere uygun olarak yaşamaları için yapılmışlardır ve yapılmaktadırlar. Mimari ancak geleceğe kalırsa mimari olur, yoksa ihtiyaç için yapılan barınaktan öteye geçemez ve ihtiyacın gelişmesine veya ortadan kalkmasına paralel olarak yok olur. Ülkemizde yapı alanında yaşanan karmaşa göz önüne alındığında, insanın aklına "acaba" sorusu geliyor. Acaba bugün ülkemizde mimarlık faaliyeti var mıdır? Bunca kanun, yönetmelik, prensip ve ilke kararları, imar planları, koruma imar planları, plan notlarına karşın, işte şehirlerimiz; kaçak ve kötü yapılar, sekiz katlı, otuz iki daireli yapıları gecekondu olarak görme eğilimlerimiz. Çağın mimarlık ve koruma anlayışına uygun yapılan yapıların, birkaç bin katı kötü ve kaçak yapıların bulunduğu bir ülke... Bu işte çok büyük bir yanlışlık var. Yalnızca emredici buyrultularla bu konuya çözüm bulmak imkânsız gibi, geçmiş elli yıllık uygulamada bunu açık seçik göstermiş durumda... O halde, en kısa sürede başka bir seçenek üretmeye mecburuz.

Hiç iş yapan ile yapmayan bir olur mu? Ne yazık ki bugün ülkemizde hiç iş yapmayan, yapanın önüne geçiyor. Bir şeyler yapmak yerine, bir yerler de oturup devletin gücünü kullanarak emirler vermek, şöyle yapılsın, böyle yapılsın, öyle yapılmazsa yıkarız, böyle yapılmazsa asarız. İnsanlar koruma kurullarını yalnızca emir veren kurumlar olarak görüyorlar, doğruyu söyleyen veya doğruyu yaptırmaya çalışan kurumlar olarak değil... Temel yanlışlık burada, öncelikle kurulların doğruyu yaptırmaya, insanların kısa değil, toplu yaşamanın ana kuralı olarak uzun vadedeki menfaatlerini korumaya çalışan kurumlar olarak kamuoyunda tanıtılmasına çalışılmalıdır. Böyle bir çalışma giderek kurulların prestij kazanmalarına ve otorite olmalarına yol açacaktır. Başka ülkelerden [özellikle batı ülkelerinden] verilen örneklerde yanılgıya düşülen nokta buradadır. Gelişmiş ülkelerde koruma bilinci toplumca benimsenmiş, kökleşmiş bir duygudur, bu duygu devletin verdiği yetki ve emredici buyrultularla sağlanmamıştır. Türkiye üzerine yaptığı araştırmalarla da tanınan Prof. B. Lewis’in çarpıcı bir teşhisi vardır. Prof. Lewis diyor ki, bütün dünyada yasak yasaktır. Ancak Türkiye’de yasak yasak değildir. Yasağın yasak olması için çok yasak, tehlikeli yasak, ölüm tehlikeli yasak gibi cümlelerle pekiştirilmesi gerekir. İşte dışarıdan görünüşümüz! Şimdi bunu bize uygularsak, kurullarda hayır diyoruz kimse inanmıyor. Hayırın hayır olması için tekrar hayır, tekrar tekrar hayır, çok hayır, çok çok hayır demek gerekiyor. Çünkü kimse hayıra inanmıyor, çünkü bizdeki hayırlar o kadar sübjektif ki kimse inanmaz, öncelikle bu hayırlara belediyeler ve devlet uymaz, o halde niçin, sadece vatandaşın itirazsız uymasını bekliyoruz.

Koruma bilinci, toplumun kendi kültür mirasına sahip çıkması sonucu yaygın olarak toplumda vardır. Şöyle bir düşünelim. Bu işe gönül vermiş insanlar dışında toplumumuzda böyle bir duygu var mıdır? Toplum kültür mirasına niçin sahip çıkmalıdır? İnsanların kısa vadeli menfaatleri gündemde iken, kültür mirasına sahip olmanın uzun vadedeki menfaatleri topluma anlatılabilmiş midir?

Yukarıda söylenenlere dönersek, hayır diyoruz. Bir daha hayır, tekrar hayır, sonra bir bakıyoruz evet demişiz. Eğer, bizim görev yaptığımız kurullarda verilen birbiriyle tutarsız, o günkü kişisel yapımıza uygun kararlar, herhangi bir Batı ülkesinin ilgili kurumlarında verilse idi, şimdiye kadar çoktan o kurumlar lağvedilmiş ve buralarda görev yapan kişiler bir daha hiçbir yerde görev yapamaz hale getirilmiş olurlardı.

Kurul üyeliği bizce, kişilerin emir verme veya devlet gücünü kullanma meraklarını tatmin makamı değil, kişilerin bilgi birikimleriyle yol gösterdikleri, konulara çözüm bulmaya çalıştıkları onore bir hizmet makamı olarak görülmelidir. İsviçreliler, bürokraside görev alanların çok sağlıklı bir ruh yapısına sahip olmaları gerekir, çünkü kendilerinin olmayan emanet bir gücü kullanırken, şahsî düşünce ve kaprislerine bu gücü alet etmemeleri lâzımdır diyorlar. Belediyeler, koruma kurulları bir vicdan muhasebesi yapmalıdırlar. Tasdik ettikleri bunca proje sonucu kaç tane örnek yapı yapılmıştır. Kaç yapı örnek gösterilecek nitelikte restore edilmiştir. Kişisel olarak o kadar az ki, lafını bile etmeye değmez diyebiliriz. O halde, bu kadar yasal düzenleme bu kadar emir, bu kadar onama, bu kadar denetleme sonucu bu işte büyük bir yanlış yapılmaktadır. Detaylarda değil, temel kabullerde büyük hatalar vardır ve öncelikle bunların düzeltilmesi gerekir.

Örneğin kurullar yol gösterici olmalıdır. Gerek proje tasdiklerinde, gerekse uygulama aşamalarında ortaya çıkabilecek sorunları önceden görmeli, proje müelliflerini ve uygulama yapanları uyarıp yönlendirmelidir. Bunun için de karşılıklı diyalog şarttır, bizler aynı gayeye hizmet eden insanlar değil miyiz? Açalım, bu kapalı kapıları, insanlar bize devlet gücünü kullandığımız için değil, konuyu bildiğimiz ve onların kısa ve uzun vadeli çıkarlarını en iyi şekilde yönlendirdiğimizi bildikleri, bilgi birikimimize inandıkları için gelsinler. Niçin çekiniyoruz? Yetki bizde, bunu emredici değil yol gösterici olarak kullanalım.

Bunun için her şeyden önce kurul üyelerinin ve belediye yetkililerinin bu konuda uzman, uygulama yapmış, deney sahibi kişilerden oluşması gerekir. Halbuki bugün durum tam tersidir. Mimari ile ilgili hemen hemen her onay ve denetleme mekanizması baştan sona, teorisyenler ve uygulama tecrübesi olmayan kişilerden teşekkül etmektedir. Olay bu hale gelince, arz-talep dengesine uygun olarak, ortaya proje çizen ve yalnızca proje tasdik ettiren bir grup insan; mimar, mühendis, avukat, iş takipçisi çıkmıştır. Uygulama yapmayan veya uygulamaya karışmayan, daha doğrusu proje çizmekten ve tasdik ettirmekten uygulama yapmaya vakti kalmayan bu insanların ortaya koydukları meydanda...

Yapılacak bir diğer iş, kurullarla uygulama yapan -dikkat edelim uygulama yapan, yalnızca proje çizen demiyorum- kişiler arasında diyalog kurulmalı ve uygulama yapan, restorasyon konusunda uzman kişiler yaptıkları uygulamalar göz önüne alınarak sınıflandırılmalıdır. Yapıları gruplandırıyoruz da, bunlara müdahale eden kişiler için sınıflandırmaktan kaçınıyoruz? Bazı arkadaşlarımız, "Efendim! Demokrasi var nasıl yapı yapanlar arasında sınıflandırma yaparız?" diyeceklerdir. Müteahhitleri, şehircileri, noterleri, elektrikçileri, sürücü belgesi alanları sınıflandırıyoruz ki, niçin, şehirlerimizin prestij bölgelerinde yapı yapanları, korunması gerekli kültür varlıklarına müdahale edenleri sınıflandıramıyoruz, anlayamıyorum doğrusu? Galiba çokça şikâyet ettiğimiz bu karmaşık durum herkesin işine geliyor. Emir verenler, emir verdikleri için tatmin oluyorlar, emir alanlar ise emir almış gibi görünüp istediklerini yapıyorlar. Kişisel olarak yapılamayan şeyler, böyle bir toplumsal karmaşa içinde yapılıveriyor, herkes bundan memnun görünüyor. Ayrıca madem demokrasi var, hepten bırakalım bu işi, herkes dilediğini, dilediği gibi yapsın. Nasılsa sonuçta her iş oluyor.

Ülkemizde, genellikle hemen herkes teşhis etmekte, şu hatalıdır, bu yanlıştır demektedir. Tamam, teşhis bir başlangıçtır, tedavi için teşhis gereklidir. Ama görüyoruz ki herkes, her kesim yalnızca teşhis ediyor, peki kim tedavi edecek, kim değişik senaryolar üretecek, kim veya kimler öyle olmasında, böyle olsun daha iyi sonuç verir veya verebilir diye sorumluluk yüklenecek ve teşhis ve tedavi yanlış sonuç verdiği takdirde sorumluluklarını üstlenip, özür dileyecek, açık yüreklilikle ben bu işi bilmiyormuşum diyecek?

Yeteri kadar, hatta yeterinden fazla kanunî düzenleme mevcuttur. Kanunî düzenlemeler gözden geçirilip azaltılmalı, buna mukabil kesin olarak uygulanmalıdır. Böylelikle çok sayıda uygulanmayan hüküm yerine, az sayıda ama uygulanan hüküm daha gerçekçi olacaktır.

Kesin olarak kurullar bir onama ve denetleme mekanizması olarak görülmemeli, yol gösteren, problem çözen, koruma bilincini yaygınlaştırmaya çalışan, kişi ve kurumlarla diyalogları olan, bilimsel ağırlıklı organlar haline getirilmelidir. Bunun için de -kusura bakılmasın ama- kurullar çok laf söyleyen ama uygulama yapmayan eleştirmenler yerine, daha az söz söyleyen ama uygulama yapan veya uygalama yapmış kişilerden oluşturulmalıdır. Örnekler sözle değil, yapılmış uygulamalarla verimlidir.

Belediyeler ile kurullar rakip kurumlar değil, bir amacın gerçekleşmesi için bir arada, uyum içinde çalışması gereken kuruluşlardır. Birbirini yok farz edip veya lüzumsuz görüp bir sonuca ulaşmaları mümkün değildir. İş birliği yapıp problemlere çözüm bulmak durmundadırlar, yanlışları veya hataları kendi aralarında tartışıp sonuçlandırmalıdırlar, emredici olmaktan çok, çözüm getirici olmayı tercih etmelidirler.

Bu sözleri dile getirmekteki temel amacım, olayları yönlendirmek, kısa ve uzun vadede çözümlere ulaşmaktır. Koruma ile ilgili problemlerimizin bugünden yarına düzeleceğini düşünmek bir hayal olur. Ama yine de bir başlangıç yapılmalı, gerçekler gündeme getirilmeli ve tartışılmalıdır ki, giderek bir şeyleri düzene sokalım ve doğruyu daha erken bulalım. Bu yapıldığı takdirde, gelecek kuşakların, bu işe gönül vermiş gençlerin bu yolu izleyeceğinden eminim.

Korunması gerekli kültür ve tabiat varlıklarımıza daha iyi gelecek dileği ile saygılar sunarım.