Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

BOĞAZİÇİ RUMELİ YAKASI

Boğaziçi’nin Rumeli yakası nerede başlar? Günümüzde Karaköy Köprüsü’nün başlangıç noktası esas alınmakla birlikte bu, köprünün yapımından itibaren geçerli bir kabuldür. Geçmişte bu tür bir ayırım noktası yoktur. Genelde İstanbul’un Rumeli yakası denince Kağıthane Deresi’nin oluşturduğu vadide Rumeli feneri’ne kadar olan sahil ve gerisindeki alanlar akla gelirdi. Ancak biz modern zamanları göz önüne alarak Karaköy’den başlamayı yeğledik.

Ne yazık ki Rumeli yakasının geçmişi hakkında Anadolu yakasından daha az bilgi sahibiyiz. Erken dönemlerde bugün Karaköy adı ile andığımız semtte bir “bolos” bulunduğu ve duvarlarla çevrili bu alanda Artemis Phosphoros ve Aphrodite Praeria adına yapılmış tapınaklar olduğu bilinmektedir. Bu kutsal alan zaman içinde Sykai yerleşmesinin çekirdeğini oluşturacaktır. Eski haritalarda surlarla çevrili Sykai’den sonra gelen ilk önemli yerleşme Diplakionion adı verilen ve iki sütunl belirlenen Beşiktaş’tır. Buna karşın yazılı kaynaklar Khrysopolis’e [Üsküdar] nazire hemen karşısındaki Tophane bölgesine Argyropolis [Gümüşşehir] denildiğini belirtmektedirler. Beşiktaş vadisi ise V. yüzyılda Hagios Mamas mevkii olşarak bilinmektedir. Burada bir kilise, bir manastır, bir saray, hippodrum, on iki gözlü bir köprü ve bir de liman bulunmaktadır. I. Leon [457-474] tarafından bir de Neos Embolos [Yeni Cadde] yaptırılır. Bizans döneminde en büyük Boğaz yerleşmesi hiç şüphesiz ki Beşiktaş vadisinde oluşmuştur. Daha ileride, Ortaköy’e yakın bir noktada VI. Leon [886-912] tarafından yaptırılan Damianu Sarayı hakkında ise pek bilgimiz yoktur.

Arnavutköy vadisi ise erken dönemlerden itibaren iskân edilir. İlkçağda Hestiai adıyla anılan bu yerleşme, daha sonraları Anaplous ve IV. yüzyıldan itibaren de Promotu mevkii olarak bilinmekte olup, meşhur Hagios Mikhael Kilisesi burada bulunmaktadır. Arnavutköy, mitolojinin en eski öykülerinde adı geçen bir mevkidir. Argonautların meşhur altın post seferi sırasında İason, Media ile birlikte karaya çıkarak ölümsüz defne ağacını buraya diker. Bebek sahili ve vadi tabanı bu dönemlerde muhtemelen saraya ait bir bahçe olarak kullanılmaktadır ve bu niteliği XVIII. yüzyıl sonlarına kadar da devam eder. Boğaz girişine doğru yer alan koylardaki, özellikle de bu koyların kuzey kıyılarındaki küçük yerleşmlerden İstinye [Sosthenion], Tarabya [Therapia]ve Büyükdere/Çayırbaşı [Kalos Agros] bazı küçük dini yapıların yer aldığı balıkçı köyleri niteliğindedir. Rumeli sahilinin geç Bizans dönemindeki en önemli yapılarından biri de Rumelikavağı vadisinin içlerinde bulunan ve XIX. yüzyılda yıkılan Mavromolos Manastırı’dır. Bu arada Rumelifeneri’nden hemen önceki küçük koyların ilkçağda Likyalılar limanı, Myralılar limanı, Efesliler limanı isimleriyle anılmış olmaları da araştırılması gereken bir konudur.

Boğaz çıkışında Rumelifeneri önlerinde yer alan Öreke Taşı’nın ise özel bir önemi vardır. Mitolojide de Kynaia kayalıkları adıyla kendine yer bulan ve gemileri aralarından geçerken kapanarak parçalayan bu kayalıkları geçmek ve Karadeniz’e açılmak için Argonautlar önce bir güvercin uçurur, eğer güvercin geçerse, kendileri de gemileriyle kayaların arasından geçerlermiş. Geçmişte Öreke Taşı üzerinde Romalı komutan Pompeius tarafından MÖ 66’da Pontus Kralı Mithridates’e karşı kazanılan savaş anısına dikilen dört metre yüksekliğinde bir de anı sütünu bulunduğu bilinmektedir. Nedeni bilinmez, 1801’de Amerikalı denizciler tarafından sökülerek yok edilir.

Fatih Sultan Mehmet, 15 Nisan 1452 ile 31 Ağustos 1452 tarihleri arasında [yaklaşık 150 günde], o güne kadar Boğaziçi sahillerinde görülmedik bir yapı yaptırır: Boğazkesen Hisarı [Rumelihisarı]. Üsteki iki kulesinin yapımı Sarıca ve Zağanos Paşalara atfedilen hisarın deniz kıyısındaki kulesi ise Halil Paşa Kulesi adıyla bilinir. Geçmişte kulelerini örten sivri kurşun külahları ve içinde yer alan mahallesiyle çok daha etkileyici olan bu yapı, günümüzde zaman zaman konserlerin yapıldığı bir müzeye dönüşmüştür. 29 Mayıs 1453’te İstanbul’un fethi ile birlikte şehirde önemli düzenlemeler yapılır. Hiç şüphesiz Rumeli yakasında yapılan en önemli düzenleme Galata surlarının hemen kuzeyinde kıyı boyunca kurulan Tophane tesisleridir. Surların güney bölümüne yapılan Tersane tesisleriyle birlikte büyük bir gayrimüslim yerleşmesi olan Galata iskânının kıyı boyunca gelişimi bloke edilmiş ve yalnızca Beyoğlu yönüne doğru büyümesine imkân tanınmıştır. 1491 tarihli Galata Mevlevihanesi ile Galatasaray Acamioğlanlar Mektebi ile de tepelere doğru büyüyen iskân denetim altına alınmaya çalışır.

XVII. yüzyıl sonlarına kadar saraya ait çeşitli bahçelerin bulunmasına karşın Boğaz’ın Rumeli yakasınında Galatasarayı dışında bir saray yapısı yoktur. 1724’te III. Ahmed döneminde Fındıklı’da Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından bir ay içinde, denize çakılan kazıklarla büyütülen alan üzerine bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi’nin [Çifte Saraylar] yerine Emnâmat [Ümn-Âbâd/Eminâbâd] Sarayı yaptırılır. Her ne kadar Boğaz’a doğru XVI. yüzyıl başlarında, I. Ahmed döneminde küçük bir selvili bağ ve önü koy olan Beşiktaş bahçesi iğle Karabâli bahçesi arasındaki bugün Dolmabahçe adıyla anılan her padişahın emriyle sadrazam Nasuh Paşa tarafından doldurularak 300 metre boyunca bir meydan haline getirilirse de, bu alana herhangi bir yapı yapılıp yapılmadığı konusunda bilgi yoktur. Evliya Çelebi bu dolgudan sonra daha önceki yapılarda II. Selim’e ait bir köşk ile havuzdan başka bir şey kalmadığını söyler. Günümüzde Dolmabahçe Sarayı’nın kapladığı alan içindeki fotoğrafların tanıdığımız ilk yapı, 1679-1680 tarihlerinde IV. Mehmet tarafından inşa ettirilen Çinili Mabeyn-i Hümâyun Köşkü’dür. Melling’in gravürleri ile Robertson’ın bir fotoğrafında gördüğümüz bu görkemli yapı muhtemelen 1850’li yıllarda yıktırılır. Bu sıralarda, Dolmabahçe Sarayı’nın arkasındaki tepede ise 1748 tarihli ünlü Bayıldım Köşkü bulunmaktadır, çok sürmez bu yapı da köhnediği için söktürülür. Tüm bu yapılar, isimlerinden anlaşılacağı gibi saray değil, günübirlik kullanım için yaptırılmış köşk türü yapılardır. Hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmasak da kıyı boyunda yaptırılan ilk saray, 1719 yapım tarihli Çırağan Sahilsarayı olmalıdır. Bu dönemde Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın girişimi ile yaptırılan saraya ait diğer iki yapı ise Defterdarburnu’ndaki Neşetâbâd Kasrı ile Bebek Bahçesi’nde yapılan Hümâyunâbâd Kasrı’dır.

XIX. yüzyıl, Rumeli yakası için yeni bir açılama sahne olur. Artık devletin merkezi Topkapı’dan Dolmabahçe’ye taşınmıştır. XVI. yüzyılda saraya ait ilk yapıların inşa edildiği alanda, 1848 yılında Dolmabahçe Sarayı’nın yapımına başlanır. Zaman içinde oluşan çeşitli köşk ve kasırların, birbiriyle irtibatlı avlular etrafına inşasıyla oluşan Türk Sarayı yerine bu sefer tek bir ana kütleden oluşan Batı tarzı bir yapı yapılacaktır. Melling’in II. Mahmud için inşa ettiği ahşap sahilsaray yıkılır ve yerine bugunkü kâgir yapı yapılır. Kısa süre sonra bu sefer Abdülaziz tarafından Beşiktaş ile Ortaköy arasına daha önceki ahşap sahisaray yerine kâgir Çırağan Sarayı inşa ettirirlir. Hemen sonrasında ise Çırağan’ın arkasındaki tepenin doruğuna, daha önce III. Selim’in inşa ettirdiği Büyük Mabeyn binası çevresine II. Abdülhamid tarafından Topkapı Sarayı’nın modern bir versiyonu olan Yıldız Sarayı yaptırılacaktır.

Galata iskânının kıyı boyunca ilerlemisini kontrol amacıyla yapılan Tophane’yi takiben, 1580-1581 tarihlerinde, Kılıç Ali Paşa’nın arzusu üzerine, Mimar Sinan Kılıç Ali Paşa Camii’ni inşa eder. Zaten giderek büyüyen Fındıklı iskânının ihtiyacı için Kanui Sultan Süleyman’ın emri üzerine, 1553 tarihinde ölen Şehzade Cihangir Camii’ni yapmıştır. XVI. yüzyıl içinde gelişen iskânın kıyı boyunca Beşiktaş’a kadar kesintisiz bir şekilde uzadığını görmekteyiz. Her ikisi de Mimar Sinan tarafından yapılan 1555-1556 tarihli Beşiktaş Sinan Paşa ve 1561 tarihli Fındıklı Mola Çelebi Camileri, Rumeli yakasının şehirle olan organik bağlarının sınırlarını belirlemektedir. XVII. ve XVIII. yüzyıllar içinde tüm Boğaz köyleri içinde tek bir anıtsal faaliyete rastlarız: I. Abdülhamid tarafından 1781’de inşa ettirilen Emirgan Camii. XIX. yüzyıl başlarından itibaren özellikle Tophane ile Ortaköy arasında anıtsal yapı inşaatı hızlanır. 1825 tarihli Nusretiye Camii, 1853 tarihli Bezmi-i Âlem Valide Sultan/Dolmabahçe Camii, 1848 tarihli Büyük Mecidiye/Ortaköy Camii ve II. Mahmud tarafından inşa ettirilen 1832 tarihli Arnavutköy Tevfikiye Camii. Emirgân Camii ile Tevfikiye Camileri kubbeli değil kırma çatılı, dış duvarları kâgir, iç bölümleri ahşap, mescid türü yapılardır. Selatin camii dediğimiz, büyük kubbeli, çifte minareli camilerin Boğaz’a doğru son örneği Ortaköy Camii’dir.

Boğaziçi yerleşmelerinin iskân tarihini belirlemede bize yardımcı olan yapı çeşitlerinden biri de çeşmelerdir. Rumeli yakasının bilinen en eski tarihli çeşmesi Beşiktaş ile Ortaköy arasında, Yahya Efendi Dergâhı’na çıkan yokuşun sağ tarafındaki 1557 tarihli Yahya Efendi Çeşmesi’dir. Bir diğer XVI. yüzyıl çeşmesi ise, Büyükdere Çayırbaşı’nda bulunan 1558 tarihli Mirahur Ali Ağa Çeşmesi’dir. Görüldüğü gibi, ne yazık ki XVI. yüzyıldan günümüze yalnızca iki çeşme ulaşmıştır. Bu sayı azlığı geçmişe saygısızlığımızın yanısıra Boğaziçi iskânının seyrekliği göstermesi açısından da ilginçtir.
Kırım’ın Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olmasına karşılık Ukrayna ovalarında istikrarlı bir yönetimin bulunması Boğaziçi’nin şehre uzak yerleşmelerini tehdit eder. Özellikle Don Nehri üzerinden hızlı ve hafif çayka denen kayıklarla Karadeniz çevresindeki yerleşmelere akınlar yapan Kazakların zaman zaman Boğaziçi köylerini yağmaladıklarını ve bazı kişileri fidye için esir aldıklarını bilmekteyiz. IV. Murad [1623-1640] döneminde bir kurban bayramında, Boğaz’dan içeri giren 300 adet çayka ile Kazakların Yeniköy’ü bastıkları, bir grup insanı esir alıp büyük bir yağmada bulundukları kayıtlıdır. Bu tehditi ortadan kaldırmak için IV. Murad Rumelikavağı ile hemen karşısındaki Anadolukavağı yakınında iki hisar yaptırır. Bunların birine Avrupahisarı, diğerine ise Anadoluhisarı isimleri verilir.

XVI. yüzyılda Ortaköy’ü takiben Kuruçeşme yerleşmesi gelir, daha sonra da Arnavutköy; Bebek’in adı bir yerleşme olarak geçmez. Çünkü bugünkü Bebek yerleşmesi o tarihlerde saraya ait bir hasbahçedir. Bebek, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında iskâna açılır. Buna karşın, Rumelihisarı’ndan önce, günümüzde adı unutulmuş kırk-elli hanelik küçük bir yerleşme olan Kayalar semti bulunmaktadır. Günümüzde apartmanlar arasına sıkışmış XVII. yüzyıl yapısı Sıtkı Mehmet Paşa/Kayalar Mescidi bu mahallenin çekirdeğini oluşturmaktadır. Rumelihisarı mahallesini takiben İstinye’den söz edilir. Ne Baltalimanı, ne Boyacıköy, ne de Emirgân’da herhangi bir yerleşme bulunmaktadır. Evliya Çelebi, Yeniköy’ün Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle kurulduğunu ve kısa sürede gelişerek 3000 haneli, on mahalleden müteşekkil yeni bir şehir olduğunu belirtir. Bu sayıda oldukça büyük bir abartma olmalıdır. Çünkü iki yüz yılı aşkın bir süre sonra, 1876-1877 tarihli Esâmi-i Mahallât defterinde, Yeniköy 676 haneli üç mahalle olarak kayıtlıdır. Bu üç mahalle Boğaz yerlerşmelerinin insan profilini göstermesi açısından da ilginçtir: 333 haneli Panaia, 242 haneli Hagia Nikola ve 101 haneli Molla Çelebi mahhaleleri. Yeniköy’den sonra Tarabya gelir, daha sonra Büyükdere ve Sarıyer. Onun ötesinde bir yerleşmeden söz edilmez. Gerçekte Boğaziçi, özellikle de Rumeli yakası III. Ahmed [1703-1730] döneminde Nevşehirli Damat İbrahim Paşa trafından şenlendirirlmeye çalışılsa da, kara ulaşımının ise kış aylarında zor olması nedeniyle arzulanan şekilde iskân edilemez. Daha Fatih döneminde Kafe’den getirilen nüfusun bağ ve bahçe işleriyle uğraşan bir bölümünün iskâni nedeniyle Kefeliköy adını alan yerleşmeden başlayarak, zaman içinde iskâna açılan Bebek, Boyacıköy, Emirgân, Yeniköy, Kireçburnu/Ağaçaltı ve Yenimahalle hep Rumeli yakasını iskân etme amaçlı girişimlerdir.

20 Mayıs 1828 günü Boğaziçi’nde bir tur atan “Buğu Gemisi” Swift, yeni bir dönemin habercisidir. Kısa süre sonra Şirket-i Hayriye kurulur ve Boğaziçi’ne 1852 tarihinde düzenli vapur seferleri başlar. Dethier, 1872-1873 yılları arasında kaleme aldığı Boğaziçi ve İstanbul isimli kitabında, Arnavutköy’e yalnızca Köprü ile Arnavutköy arasında işleyen vapurlarla gidilebildiğini söylemektedir. Ortaköy’den öteye doğru dürüst bir kara ulaşımı yoktur. Şirket-i Hayriye’nin Nisan 1937 tarihli Boğaziçi dergisindeki bir ilan günümüz için inanılması zor bir haberi duyurur: 1937 senesinden itibaren Boğaziçi’nde yeni yapılacak inşaatların sahiplarine devletçe tanınan üç yıllık vergi muafiyetine ek olarak, Şirket-i Hyriye ev sahiplerine üç sene için bedava seyahat imkânı tanımakta, arzu edilirse bu hak kiracılara da devredilebilmektedir. Ayrıca yeni yapı yapanların inşaatlarına ait malzemeler ile yeni yapılan yapılarda oturanların kömürleride şirketçe bedava taşınacaktır. Nereden nereye; 50 yıla varmadan artan talep üzerine bu sefer Boğaziçi’ne 1983 yılında kanunla inşaat yasağı getirilecektir.

Rumeli yakasında görülen önemli yerleşme türlerinden biri de Bostancıbaşı Defteri’nde, Büyükdere sahilinde Rus ve Nemçe [Avusturya-Macaristan] elçiliklerine ait iki yalı görülmektedir. 1814-1815 tarihli defterde ise elçiliklere ait yalılarçoğalır, kısa süre içinde Fransız, İngiliz, Felemenk [Hollanda] ve Danimarka devletleri de Boğaz’da yalı sahibi olmuşlardır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında is Bebek’te Mısır, İstinye’de İran, Yeniköy-Tarabya arasında Avusturya-Macaristan, Yunanistan, Polonya ve Prusya [Almanya], Tarabya çıkışında İtalya, Büyükdere’de İspanya ve Kırım Savaşı sırasında kısa bir dönem için Sardunya elçiliklerinin yazlıkları bulunur. Bu elçilik yazlıkları arasında günümüzde varlıklarını sürdüren alt yapı [Mısır, Avusturya, Almanya, İtalya, İspanya ve Rusya] XIX. yüzyıla ait kültürel miras olarak korunmaktadırlar. Bir diğer yerleşme türü ise otallerdir. XIX. yüzyılın ikinci yarısına ait fotoğraflarda Tarabya, Büyükdere ve Yenimhalle iskânı içinde, bazıları büyük, bazıları ise mütevazi ebatlarda otel yapıları görülür: Daha sonraları günümüz Tarabya Oteli’nin bulunduğu alanda inşa edilen Otel Angleterre –ki daha sonra yıkılarak yerine Tokatlıyan Oteli yapılacaktır- ve hemen karşı kıyısında yer alan bir dönemin en görkemli oteli olan Summer Palace.

Özellikle 1930’lu yıllarda kara ulaşımını kolaylaştırmak için yapılan yollar ve hızla artan yerleşme isteği, Rumeli yakasında XIX. yüzyılın ikinci yarısında yapılan bazı yapılar dışında sivil mimarlık örneklerinin neredeyse tümünün yok olmasına neden olur. Yeni açılan sahil yolları, Arnavutköy, Bebek ve Rumelihisarı yalılarının tümünü yok eder. I. Dünya Savaşı sırasındaki işgal güçleri de Kuruçeşme yalılarının yanmasına neden olmuştur. Bu arada Fransız işgal güçlerince hastane olarak kullanılan Summer Palace da yanar.

Rumeli yakası, bir dönem Akıntıburnu’nda Mavrokardi, Bebek’te Köçeoğlu, Kayalar’da Yılanlı Yalı, İstinye’de İsmail Paşa gibi gibi önemli XVIII. yüzyıl yalılarına sahiptir. Bu arada çok azımız hatırlarız ama, 1860’lı yıllarda Yusuf Kâmil Paşa Bebek’te bugünkü Mısır Konsolosluğu’nun yanında Paris Operası mimarı Charles Garnier’ye denize 90 metre cephesi olan pembe boyalı muhteşem bir yalı yaptırır. O tarihlerde Mısır Konsolosluğu’nun bulunduğu alanda ise Âli Paşa’nın iki katlı büyük yalısı bulunmaktadır. Hoş bir anekdot vardır: Yusuf Kâmil Paşa’nın yeni yalısı için yaptığı bir davet sırasında davete katılanlardan biri, “Paşam, bu yalı için bir de nazar boncuğu lazım,” der. Davette bulunan Âli Paşa hemen yanındaki eskimiş yalısını göstererek, “Aman efendim ne hacet, bendehane nazar boncuğu vazifesini ifa eder,” diye nükteli bir cevap verir.

Günümüzde Rumeli yakasının iki önemli sivil mimarlık örneği olan Bebek Kavafyan Evi ile Emirgân Şerifler Yalı Köşkü, geçmişin bize armağanı iki yapı olarak varlıklarını sürdürmektedir. Bir yangın sonrası önemli ölçüde tahribata uğrayan Sait Halim Paşa Yalısı ise geçmişin görkemli yalılarının ebatları hakkında bize fikir vermektedir.

Boğaz’ın her iki yakası da, bilinenin aksine, XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar çıplak ve ağaçsızdır. Önceleri sefarethane yazlıkları, daha sonra ise sarayın ihsan ve bağışları ile büyük alanlara sahip olan paşalar eliyle Boğaziçi yeşillenir. Yıldız, Kuruçeşme Arkain, Bebek Yusuf Kâmil Paşa, Emirgân ve Tarabya Korulukları’nın yanısıra Arnavutköy Amerikan Koleji, Bebek Boğaziçi Üniversitesi, Tarabya Fransız ve Alamanya Elçiliği ile Büyükdere Rus Elçiliği koruları günümüzde Boğaziçi’ni süsleyen büyük ağaçlıklı alanlardır.