Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

KONSTANTİNOPOLİS’TEN KONSTANTİNİYYE’YE İSTANBUL’UN FİZİKİ GELİŞİMİ

 

Globalizm ve gelişen dünya ticareti Türkiye’yi ve onun en önemli şehri olan İstanbul’u yeniden oluşan dünyanın merkezine taşıdı. İstanbul’un Tokyo ile yedi saat, New York ile aksi istikamette yedi saat farkı var. İstanbul gerek bu özelliği gerekse yer aldığı konum nedeniyle yüzyıllardır bölgenin cazibe merkezi olması açısından eski görkemine kavuşuyor [Resim: 1]. 1600 yıla yakın bir süre başkent olma özelliğini, bu kez baskın kent olarak sürdürmek durumunda.

 

Bu durumda İstanbul veya geçmişteki isimleriyle Lygos, Byzantion, Colonia Antoninia [Augusta Antonina] Deutera Roma-Konstantinopolis, Konstantiniyye nasıl bir şehirdir, geçmişi ne kadar eskiye gider ve gelecek onu nasıl yönlendirecek gibi soruların üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

 

Günümüzden yaklaşık 2.500 yıl önce Aristoteles, “Politika” isimli kitabında; “Bir şehir farklı insanlardan oluşur, benzer insanlar bir şehir meydana getiremez” diyerek, şehir oluşumu hakkındaki görünüşünü ifade eder. XX. yüzyıl ortalarına kadar İstanbul, bu özellikleri bin yıllar boyunca muhafaza etmiş bir kenttir. Ancak ulus devlet olarak yeniden organize edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları arasındaki her türlü farkı eritmek, devletin emir ve buyrultularına karşı aynı coşkuyu gösterecek tek tip insan yetiştirme arzusu, kısa zaman içinde şehirlerimizin bugünkü görüntüsüne ulaşmasına yol açar. Tam özümsenmemiş bir kültürün mimarisi, giderek kötüleşen birbirinin kopyası yapılar, tüm şehirlerimizi kaplamış durumda.

 

Halbuki Anadolu coğrafyasındaki şehirlerin hemen hepsinin kökeni prehistorik dönemlere kadar uzanır. Özellikle günümüzde yapılan araştırmalar sonucu bu yerleşmelerin en eskilerinden biri İstanbul’un içinde yer alan bir bölgededir. Bu konar göçer yerleşme, Afrika’dan yola çıkan Homo Erectus’un, daha sonraları ise Homo Sapiens’in dünyaya yayılış yolu üzerinde yer alır. Küçükçekmece Gölü’nü besleyen küçük bir akarsuyun aktığı vadinin hemen yamacında yer alan Yarımburgaz Mağarası günümüzden 1.000.000 yıl ile 10.000 yıl arasında süren Paleolotik Çağ’a Olduvan Kültürü’ne ait iskân izleri barındırmaktadır [Özdoğan 2010, 37].

 

İstanbul çevresine yakından bakıldığında Yarımburgaz Mağarası iskânı kadar eski olmasa da, erken dönemlere ait pek çok iskân noktası barındırdığı görülecektir. Ancak son yıllarda hızla genişleyen yerleşim alanları nedeniyle tahrip edilen bu yerleşme izlerinin [Fikirtepe, Ümraniye, Kalamış, Pendik-Kaynarca, Tuzla-İçmeler vd.] yok oluşu bizim geçmişe ulaşmamızı güçleştirmekte ve bilgi birikimi sağlamamıza mani olmaktadır [Resim: 2].

 

On yıl öncesine kadar yazılmış hemen hemen tüm yazılar İstanbul’un MÖ. 660’da Sarayburnu civarında karaya çıkan Megaralı Grekler tarafından kurulduğunu söylemektedir. Halbuki 2007 yılından itibaren yapılan kazılar, İstanbul Suriçi iskânının günümüzden 8500 yıl öncesine ait Erken Neolitik yerleşmelerin ayak izlerini barındırdığını gösteriyor [Özdoğan 2010, 54] [Resim: 3].

 

Lygos, Byzantion, Antonnia, Konstantinopolis, Konstantiniyye ve İstanbul ara dönemlerdeki bazı yenilenmeler hariç -örneğin VI. yüzyılda Jüstinyen veya XVIII. yüzyılda Lale Devri benzeri- altıncı kez yapılanmakta ve yenilenmektedir.

 

660 tarihini takiben yarımadanın ucunda kurulan Byzantion, kısa süre içinde Lygos’u adı dahi hatırlanmayacak bir şekilde kendi içinde eritir. Muhtemelen Trak kökenli otokton ahali tarafından kurulan Lygos’un, anıtsal yapıları ve şehir dokusu bir yana kapladığı alan hakkında bile yeterli bilgimiz bulunmamaktadır [Umar 1993, 180]. Bir dönem Pers [MÖ. 513-512] hakimiyetinde kalan Byzantion hakkında da yeterli bilgimiz yoktur. Bazı yazarlar ve özellikle Byzantionlu Dionysios’un “Anaplous Bosporou” isimli kitabından günümüze ikinci el üzerinden ulaşan bazı ipuçlarını okusak da, yapılacak kazılar sonrası şehir dokusu hakkında herhangi bir bilgiye ulaşmak çok zordur. Septimus Severus’un yeniden oluşturduğu ve adını oğlu Caracalla’ya atfen Antoninia olarak değiştirdiği kent konusunda ise daha çok bilgimiz bulunmaktadır. Bugünkü Sultanahmed Meydanı yani Hippodrom, İmparator Severus’un şehre bir armağanıdır. Zeuksippos Hamamları, Apollon ve Aphrodite tapınakları, Topkapı Sarayı’nın güney yamacında yer alan tiyatro bu dönemde yapılır ve surlar yenilenerek Byzantion’un yerleşim alanı genişletilir.

 

İmparator Constantinus 324’te Roma Devleti’nin başkentini Antoninia’ya taşımaya karar verince, şehrin görkemine uygun olarak surlar genişletilir ve yerleşim alanı yeniden büyütülür. Şehir 328’te yeni yönetim merkezi olarak ilan edilir. Aziz Haviruyun Kilisesi, Aya İrini, Rhea ve Tykhe Tapınakları, Mese Caddesi, Augusteion ve Forum Constantinus gibi meydanlar, Saray, Senato, Million, Praetorium ve Capitol gibi yapılar bu dönemde inşa edilir. Şehir Lygos, Byzantion, Antoninia’dan sonra dördüncü defa baştan aşağı farklı bir kültürün etkisi altında yenilenmektedir. IV. yüzyıl ile V. yüzyılın başlarında, şehrin bugün bile kullanmaya devam ettiğimiz omurgası boyunca yeni meydanlar oluşturulur; Forum Tauri, Forum Bovis, Forum Arkadii. II. Theodosios [408-450] döneminin başlarında inşa edilen bugünkü surlar yapılır. Şehir alanı 6 kilometre kare genişliğinden 14 kilometre kareye çıkar. Konstantinopolis dördüncü kere yapılanmasını tamamlamaktadır.

 

Yaklaşık dokuz yüz yıl boyunca şehir, yer yapılan büyük ebatlı yapılar, kısmi yenilenmeler ile varlığını sürdürür. Ancak giderek güç kayıp etmekte, büyük toprak kayıpları yaşamakta ve ticaret alanı küçülmektedir. Yüzlerce yıllık birikimine rağmen artık zengin bir şehir değildir. 1203 ve 1204 yıllarında Haçlı seferleri dolayısıyla iki kere Latin saldırısına uğrar ve büyük oranda tahrip edilir. 1204 saldırısı sonucu işgal edilen kent, 1261 yazına kadar soyulur ve şehir kimliğinden büyük oranda fedakârlık da bulunur. Bundan sonra giderek fakirleşen ve nüfusunu kaybeden bir kent görüntüsü hakim olur. Her ne kadar XIII. yüzyılın ilk yarısı ile XVI. yüzyılın başlarında özellikle de Palaiologoslar Rönesansı denilen dönemde küçük ölçekli bazı anıtsal yapılar yapılırsa da geçmişin görkemli şehrine kavuşmak artık hayaldir [Eyice 1963, 1].

 

29 Mayıs 1453’te kent Türkler tarafından fethedilir. Yüzyıllar boyunca üzeri örtülmeye çalışılsa da, günümüzde giderek yaygınlaşan bir görüşe göre bu aynı zamanda Roma İmparatorluğu’nun el değiştirmesidir. Bundan böyle Roma İmparatorluğu’nun resmi dini İslam’dır. Dönemin “kılıç hakkı” olarak tanımlanan görüşü doğrultusunda ilk olarak şehrin en büyük ibadethanesi camiye çevrilir, daha sonra uzun zamandır terk edilmiş ve büyük oranda tahrip olmuş olan Aziz Havariyyun Kilisesi’nin bulunduğu alanda Fatih Camii ve külliyesi inşa edilir. Böylelikle şehrin Müslüman nüfusu artırılmaya çalışılır. Yeni iskân politikasının tabii sonucu olarak orta büyüklükte bazı camiler, çok sayıda mescit ve gelecekte kapalıçarşının çekirdeği olacak iki bedesten inşa edilir. Sultan II. Bayezıd [1481-1512] ve Yavuz Sultan Selim [1512-1520] döneminde yeni yapı faaliyetlerine devam edilirse de, şehrin esas kimliğine kavuşması Kanuni Sultan Süleyman’ın [1520-1566] tahtta oturduğu yıllarda Mimar Sinan’ın eliyle olacaktır. Kanuni dönemi sonrası yapılan en büyük yapı Sultan I. Ahmed [1603-1617] döneminde yapılan Sultanahmed Camii’dir. Bundan böyle padişahlar veya onların anneleri ve de saraya mensup kişiler tarafından çok sayıda yapı yaptırılsa da artık büyük yapılar dönemi kapanmış, şehrin silueti büyük oranda oluşmuştur.

 

XVIII. yüzyıl başlarında Sultan III. Ahmed [1703-1730] döneminde başlayan sur dışı yerleşim alanlarının büyütülmesi düşüncesi, şehrin farklı noktalarında bu kere anıtsal nitelikli sivil yapı faaliyetinin hızlanmasına neden olur. XVIII. yüzyıl içinde şehre yeniden su getirilmesi konusunda yapılan girişimler nüfusun artmasına ve surdışı yerleşim alanlarının büyümesine yol açar. Sultan II. Mahmud [1808-1839] döneminde şehrin ve şehir kültürünün yenilenmesi için yapılan girişimler giderek artar ve yeni yönetim merkezi Topkapı Sarayı dışına taşınarak bir anlamda suriçi yerleşmesi ikinci plana itilir. Bundan böyle imparatorluğun yönetim merkezi bin yıllar sonra şehrin karşı yakasına taşınacak, Beyoğlu bölgesi gözde bir yerleşim alanı olarak önem kazanacaktır. Sultan Mahmud’u takiben Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamid dönemlerinde yenileşme çabaları hızla şehrin kimlik değiştirmesine neden olacaktır.

 

Örneğin 1950’li yıllarda Suriçi’ne yapılan müdahalelerin kökeni Von Moltke’nin 1839 yılında hazırladığı bir yeniden düzenleme çalışmasına dayanmaktadır [Çelik 1996, 85] [Resim: 4]. Sultan II. Mahmud döneminde Haliç’in iki yakasının bir köprü ile birleştirilmesi, Sultan Abdülmecid döneminde deniz ulaşımında yapılan düzenlemeler, şehrin her iki yakası arasında düzenli vapur seferlerinin başlaması geleceğin İstanbul’u hakkında fikir vermektedir. Sultan Abdülaziz döneminde tamamlanan demiryolu bağlantısı, tramvay hatları, Karaköy ile Tünel arasında çalıştırılmaya başlanan metro hattı, şehrin hızla kimlik değiştirmesine neden olacak atılımlardır.

 

Bu arada özellikle şehrin ana yerleşim alanını oluşturmakta olan Suriçi [günümüz Fatih İlçesi] bölgesinde küçük alanlarda da olsa yeni düzenlemeler kendini belli etmektedir. 1800’lü yılların başından itibaren yüz yıllardır şehre musallat olan yangınlar sonrası yeniden mevcut dokusuna uygun olarak oluşan yerleşim alanları artık düzenli bir plan uyarınca devletin değişen görüşüne göre yenilenmektedir. Eskiden şehrin topoğrafik özelliklerine uygun olarak teşekkül eden, çoğu bölgelerde doğrusal değil, tabii oluşuma uygun olarak oluşturulan yer yer çıkmaz sokakların bulunduğu iskân alanları Batı örneği ızgara planlama ilkeleri doğrultusunda yeniden düzenlenmeye çalışılmakta ve şehrin yüzyıllardır var olan yerleşim düzeni yok olmaktadır [Resim: 5-6]. 1964 tarihli bir İstanbul çalışmasında değişen yerleşim düzeni, geleneksel şehir dokusu içinde net olarak belli olmaktadır [Resim: 7].

 

1900’lü yılların hemen başında Fransız mühendis Arnodin tarafından hazırlanan “Çevre Yolu Projesi ve Boğaz Geçişleri” projesi yeni atılımların bir öncüsüdür. Gerek ekonomik gerekse teknik yetersizlikler nedeniyle gerçekleştirilemeyen bu projeler, yüzyılı aşkın süre sonra gerçekleştirilecektir [Resim: 8]. Aynı tarihlerde Osmanlı – Fransız ortaklığı bir kuruluşun hazırladığı ulaşım etüdü ise geleceğin İstanbul yerleşimi hakkında fikir vermesi açısından dikkatle incelenmesi gereken bir diğer belgedir [Resim: 9].

 

Muhtemelen Sultan II. Abdülhamid’in isteği üzerine Fransız Mimar Joseph Antoine Bouvard [1840-1920] İstanbul için bir dizi yenileme projesi hazırlar. 1902 tarihli bu çalışma özellikle İstanbul’un üç meydanı; Sultanahmed, Bayezıd ve Eminönü Meydanları için yapılır [Resim: 10]. Bu alanlarda var olan Sultanahmed Camii, Bayezıd Camii ve Yeni Camii gibi anıtsal yapılar dışında geçmişe ait hiçbir yapı korunmamakta, şehrin en önemli alanları Batılı bir görüş açısı ile sanki hiç var olmamışçasına yeniden düzenlenmektedir [Resim: 11-12-13]. Değişen şehir anlayışı öyle boyutlara ulaşmıştır ki, Batı kökenli dergilerde bile İstanbul için yapılan ütopik çalışmalara yer verilmektedir. İstanbul’un binlerce yıllık geçmişi ve topoğrafik yapısı göz önüne alınmadan yapılan bu yayınların en ilginci Sultanahmed’ten Galata’ya doğru bir bakış açısı içeren çalışmadır [Resim: 14]. Şimdilerde geçmişte yapılan bu çalışmaları gördükçe muhafaza edebildiklerimize şükretmemek mümkün değil.

 

23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin çalışmalarına başlaması bir anlamda bundan böyle İstanbul’un başkentlik statüsünü kayıp ettiğinin ilanıdır. Ülkenin ekonomik ve politik sıkıntıları nedeniyle bazı yol dokularının iyileştirilmesi dışında İstanbul’a müdahale edilmez. Haydar Bey’in [15 Nisan 1923-8 Haziran 1924], Emin Erkul’un [8 Haziran 1924-14 Temmuz 1928] ve Muhittin Üstündağ’ın [14 Temmuz 1928-8 Aralık 1938] dönemlerinde Atatürk Bulvarı gibi bazı radikal düzenlemelerin dışında suriçi bölgesine radikal bir müdahalede bulunulmaz. 1933’de Jacques H. Lambert [Akbulut 1994, V, 194-195.], Alfred Agache [Aykut 1994, I, 89-90], Herman Elgözt [Aysu 1994, III, 153-154] gibi mimar ve şehirciler şehre davet edilerek halihazır durum üzerine çalışmalar yapmaları istenir. 1933’de “İmar Bürosu” adıyla belediye bünyesinde bir birim oluşturulur. 1936 yılında Henri Prost şehrin geleceğini planlamak üzere görevlendirilir [Genim 2012, 304-08; Prost 1938; Prost 1953]. Henri Prost düzenlemelerinin son zamanlara kadar en başarılı uygulaması 2 No’lu Park adı ile tanınan İnönü Gezisi ile Dolmabahçe Vadisi düzenlemesidir [Bilsel-Pinon [Ed.] 2010, 365; Erdikmen 2013, 105]. Prost’un Sultanahmed meydanı için yaptığı teklifin Bouvard’ın çalışmalarından bir farkı neredeyse yoktur [Erdikmen 2013, 96-97]. Lütfi Kırdar’ın başkanlığı döneminde Suriçi’nde yapılan en önemli yapı, II. Milli Mimari örnekleri arasında sayılan ve Sedad Hakkı Eldem ile Emin Onat’ın birlikte projelendirdikleri İstanbul Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’dir [1944] [Genim 2012, 307].

 

24 Ekim 1949 tarihinde Dr. Fahrettin Kerim Gökay vali ve belediye başkanı olarak atanır. Kısa süre sonra yapılan seçimlerde Demokrat Parti iktidar olur ve İstanbul için yeni bir dönem başlar. 1952 yılında yayımlanan “İstanbul Albümü” [Rakımoğlu 1952] bir nevi daha önceki dönemlerde yapılan işlerin dökümünü sunmaktadır. 1950-1960 yılları arasında İstanbul hem iç göç hem dış göç almaktadır. Nüfus hızla artmakta ancak yeni yerleşim alanları yaratılamamaktadır. 1952 yılında yayımlanan bir “Ulaşım Raporu”, şehrin bu konudaki sıkıntısını detaylı bir şekilde dile getirmektedir [Witteveen-Bos 1952].

 

Giderek karmaşık hale gelen İstanbul’un ulaşım yapısını düzenlemek üzere merkezi hükümet devreye girer. Özellikle dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in nerede ise tek yetkili olarak görüldüğü yeni düzenlemeler sonucu Suriçi’ndeki geleneksel konut yerleşimleri ve çok sayıda anıtsal yapı ortadan kalkar [Ünsal 1969, 6-61]. Ancak üzerinden altmış yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen Suriçi’nin geleneksel dokusunu parçalayan Vatan ve Millet Caddeleri ile şehrin denizle ilişkisini kesen Sahil Yolu’nun [Kennedy Caddesi] yapımının vebalini yalnızca Adnan Menderes’e yüklemek ne derece doğrudur? Adnan Menderes’in hatası, çok daha önceleri yapılan ve şehrin geleneksel dokusunu görmezden gelen planlama çalışmalarını uygulamaya koymasıdır [Özler 2007]. 1963-1968 yılları arasında belediye başkanlığı yapan Haşim İşcan döneminde de Suriçi bölgesine bazı önemli müdahaleler yapılır; binyılların Forum Bovis [Aksaray Meydanı] bir trafik düzenlemesi sonrası ortadan kaldırılır.

 

İstanbul’un ilk gökdelenini şehir düzenlemeleri konusunda uzman mimar kökenli şehirciler gerçekleştirilir. 1970’te hizmete açılan günümüz Ceylan [Eski Sheraton] Intercontinental Oteli İstanbul için bir ilktir. Hemen peşi sıra Harbiye Orduevi, Sanayi Odası tarafından yaptırılan Oda Kule, Taksim The Marmara [Intercontinental] Oteli, Tepebaşı The Marmara [Etap] otelleri İstanbul’un geleceğini belirler. 2000’li yıllar büyük bir inşaat furyasının hüküm sürdüğü ve İstanbul’un yüzyıllardır var olan siluetini derin şekilde etkileyen bir yapılaşma dönemidir.

 

Bugün bin yıllardır şehrin siluetini etkin bir şekilde seyrettiğimiz Marmara’dan İstanbul’a baktığımızda her ne kadar ön planda yer alan Sultanahmed Camii, Ayasofya Camii, Topkapı Sarayı gibi anıtsal yapılar etkinliklerini korumaya çalışsalar da, arka planda yer alan gökdelenler şehrin yeni siluetini belirleyen yapılar olarak kendilerini göstermektedirler [Resim: 15-16]. 1980’li yılların ikinci yarısında şehrin siluetine, özellikle de Dolmabahçe Sarayı’nın görüntüsüne zarar verdiği düşünülen Swiss Otel bile bu yeni gelişim karşısında masum kalmaktadır. [Resim: 17].

 

Bu görüntüler İstanbul’un yakın çevresinin hızla gökdelenlerle kuşatılmasının bir sonucudur. [Resim: 18-19] Muhtemelen Cumhuriyetin İstanbul’unun görüntüsü bu olacaktır. Bin yılların şehrine karşı gittikçe gaddarlaşıyoruz. İstanbul ve gelişen pek çok şehrin bu ürkütücü halleri, globalizmin yaygınlaştırdığı kültürel asimilasyonun da en açık sonucudur. Bu sonuç, geçmişin köktenci bir şekilde ret edilmesinin bir sonucu olarak da ortaya çıkmıştır. Şehir kültürünün ve bilincinin oluşturulabilmesi geçmişin muhafazasına bağlıdır; giderek büyüyen ve yükselen iskân alanlarının eski şehrin yakın çevresinden uzaklaştırılması gerekir. Her ne kadar çevresi kuşatılmış olsa da gerçek İstanbul yani Suriçi bölgesi bu vahşi saldırıdan şimdilik kurtulmuş gözükmektedir. Bundan sonra katiyetle korunacak alanlar olarak Suriçi, Beyoğlu bölgesinin Haliç’e dönük yamaçları, Eyüp ve Üsküdar merkezi kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İstanbul gibi binyılların mirası bir şehrin hiç olmazsa bu küçük alanlarını koruyacak iradesi mevcut diye umuyorum.

 

Cumhuriyet’in ilanını takip eden 70-80 yıl sonra tıpkı Konstantinos’un Konstantinopolis’i, Fatih’in Konstantiniyye’si gibi Cumhuriyet’in İstanbul’u da yeniden şekillenmektedir. Bu yeni oluşumun hızı ve büyüklüğü hepimizi dehşete düşürmektedir. Yeni İstanbul’u anlamakta ve bu yapılaşmanın hangi boyutlara ulaşacağını algılamakta zorlanıyoruz. Bu tür hızlı değişim dönemlerinde bazı oluşumları anlamak o dönemi yaşayanlar için zor olmaktadır. Her kültür kendi birikimi doğrultusunda yaşam alanları oluşturur. Kaosun getirdiği düzensizliğin zamanla düzeleceğini, bu düzenlemelerin önemli ölçüde sermaye kaybına yol açacağını ve bu arada geçmişten farklı bir İstanbul oluşacağını kabul etmemiz gerekiyor.

 

KAYNAKÇA

 

Akbulut 1994
M. Rıfat Akbulut, “Lambert, Jacques”, DB İstanbul Ansiklopedisi, V, İstanbul, 1994, s. 194-195.

 

Aykut 1994
Pelin Aykut, “Agache, Alfred”, DB İstanbul Ansiklopedisi, I, İstanbul, 1994, s. 189-90.

 

Aysu 1994
Çiğdem Aysu, “Elgötz, Herman”, DB İstanbul Ansiklopedisi, III, İstanbul, 1994, s. 153-154.

 

Bilsel-Pinon [Ed.]
F. Cânâ Bilsel-Pierre Pinon [Ed.], İmparatorluk Başkenti’nden Cumhuriyet’in Modern Kentine: Henri Prost’un İstanbul Planlaması, İstanbul, 2010.

 

Çelik 1996
Zeynep Çelik, Değişen İstanbul, İstanbul, 1996.

 

Erdikmen [Ed.]
Oktan Erdikmen [Ed.], Aron Angel, İstanbul, 2013.

 

Eyice 1963
Semavi Eyice, Son Devir Bizans Mimarisi, İstanbul, 1963.

 

Genim 2012
M. Sinan Genim, “İstanbul ve Mimari”, Şehir ve Kültür: İstanbul, İstanbul, 2012, s. 263-317.

 

Özdoğan 2010
Mehmet Özdoğan, “Tarih Öncesi Dönemlerin İstanbul’u”, Byzantion’dan İstanbul’a: Bir Başkentin 8000 Yılı, İstanbul, 2010, s. 36-45.

 

Özler 2007
Şener Özler, Cumhuriyet Dönemi İstanbul Planlama Raporları 1934-1995, İstanbul, 2007.

 

Prost 1938
Henri Prost, İstanbul’un Nazım Planını İzah Eden Rapor, İstanbul, 1938.

 

Prost 1953
Henri Prost, İstanbul’un Yeni Çehresi, İstanbul, 1953.

 

Rakımoğlu 1952
Ziya Rakımoğlu [Haz.], İstanbul Albümü, İstanbul, 1952.

 

Umar 1993
Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar, İstanbul, 1993.

 

Ünsal 1969
Behçet Ünsal, “İstanbul’un İmarı ve Eski Eser Kaybı”, Türk Sanatı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri II, İstanbul, 1969, s. 6-61.

 

Witteveen-Bos 1952
W.G. Witteveen-G.S. Bos, İstanbul Şehrini Merkezindeki Seyrüsefer Meselesi, İstanbul, 1952.